Windwitch/ Rüzgar Cadısı – Susan Dennard (Kitap Yorumu)

2 yıldır çevirisini beklediğim Windwitch’i  artık dayanamadım internetin koca yürekli paylaşımcı korsanlarının yardımıyla buldum, okudum.

İlk kitap Doğruluk Cadısı 2016 yılında Novella Dinamik yayınlarından çıkmıştı. Yazarı tanımamama rağmen konusu ilgimi çektiğinden daha ilk çıktığı günlerde alıp okumuştum. Sitede yorumu mevcut zaten. O yüzden direk Windwitch’e dalıyorum.

 

Windwitch, ilk kitabın bittiği andan iki hafta sonrasından başlıyor ve bütün kitap o andan sonraki ortalama başka bir iki haftayı kapsıyor. Ama o iki haftada neler oluyor neler. Herkes bir yerlere dağılmış, hepsinin başı ayrı ayrı belada.

Bu yorumu okuyorsanız zaten ilk kitabı biliyorsunuzdur o yüzden oradan spoiler vermekten çekinmeyeceğim.

Kitap Merik’in suikaste uğramasıyla başlıyor. Adından da anlaşılacağı üzere kitap rüzgar cadısı Merik odaklı biraz. Üzülerek söylüyorum ki ben Merik odaklı okumadım ama. Bazı yerleri atladığımı itiraf bile edebilirim. İlerde ilgimi çeken yerleri uzun uzun yazacağım zaten de, başta bir şeylere değinmeliyim.

Herkes Prens’in öldüğünü düşünüyor Nubrevna’da. Ancak mucizevi bir şekilde hayatta kalıyor. Ve bunu yapanın ablası Vivia olduğundan çok emin bir şekilde olayın peşine düşüyor. Yolculuğunda lanetli bir kadın ve çocuklarını kurtarıyor, onları besliyor. Kadın birden ona Fury diye seslenmeye başlıyor ve o andan sonra bir şekilde Merik bir sokak efsanesi güçsüzlerin kahramanı oluyor. Ya da bazıları için öfkeli bir ruh.

Diğer yandan ablası Vivia’da kadın olmanın zorluklarını yaşıyor. Doğuştan hakkı olan tahta ülkenin konseyi adı altında toplanan erkekler hükmetmesine engel oluyor. Doğru düzgün müttefiği bile yok. Ayrıca kardeşiyle de bir sorunu olmadığını kitap ilerledikçe anlıyoruz. Yanlış anlaşılmalar ve kıskançlıklar yüzünden yıllarca kötü giden bir ilişkileri olması üzücüydü. .

5 farklı bakış açısıyla anlatılan 3 hikaye şeklinde ilerliyor Windwitch

Merik, Safi, Iseult, Aeduan ve Vivia.

Merik ve Vivia, Iseult ve Aeduan aynı hikaye çizgisinde ilerlerken Safi’nin bakış açısı hepsinden bağımsız. Ve açıkçası Safi’nin bakış açısını da pek dikkatli okumadım. Anlamadığım çoğu kelimeyi es geçtim ama pek kayıp olmadı genel olarak olayları kavradım.

Safi, Kraliçe Vaness’e katıldıktan sonra Marstok topraklarında günlerini eğitimle geçiriyor ve bir yandan da kaçış planları yapıyor. Ama suikast girişimleri sadece Merik’e özgü değil ve Vaness de bundan nasibini alıyor ve Safi onun yine yanında olmayı seçip yolculuğunda ona eşlik ediyor.

İlk kitabın girişini hatırlarsanız, Safi tüm parasını yakışıklı bir dolandırıcıya kaptırıyordu ve Iseult ile kurduğu yeni ev hayalleri suya düşüyordu. Kitabın sonunda da aklına bu çocuk gelince Windwitch’te ortaya çıkacağı belliydi ve evet çıkıyor. Adı Caden.

Ve kendisi yanlış anlamadıysam özel biri. Ama söyleyemem, diğer özel kişiyi söyleyeceğim.

Başta Safi haliyle kendisinden nefret ediyor ve Caden de hiç yardımcı olmuyor. Yorumlara baktım da, ikisinin kimyasını sevenler olmuş. Ben de sevdim. Ama arkadaş olarak. Aynı şey Merik ve Cam için de geçerli. Fantastik serilerde hele kitap sayısı 3ün üzerindeyse gönül ilişkilerine hiç güven olmuyor ama shiplerim başından beri belli. Değişim beni üzer.

İki hikaye üstü kapalı, az spoilerlı böyle.
Şimdi. Layds and Gentlemen; sizi İseul ve Aeduan’a boğacağım.

Saçma sapan fangirl hislerimi bastırmaya çalışıyorum ancak Aeduan benim bu seride en sevdiğim karakter. Iseult da öyle. İkisini beraber okuduğum ilk bölümden beri de shipliyorum. Windwitch’te en dikkatli okuduğum bölümler onların hikayesiydi. Yani bu kısımda baya ayrıntıya gireceğim hatta abartıp alıntı bile çevireceğim.

Başlıyorum.

İlk kitapta  Safi’yi aramak için İmparatordan aldığı parayı kaybeden Aeduan, epey sinirli çıkıyor karşımıza. Para babasının bir anlaşmasını tamamlamak için ona lazım. Anlaşma yapacağı kişi de Corlant.

Aeduan, parayı daha sonra vereceğini söylediğinde, Corlant ona başka bir anlaşma öneriyor. Eğer Iseult’u ona getirirse para vermesine gerek kalmayacak.

Aeduan bu durumda arada kalıyor. Kan cadısı yetenekleri Iseult’ta işe yaramıyor, onu avlamak hayalet avlamak gibi bir şey. Ayrıca ona bir hayat borcu da var. Yine de kabul ediyor ve Corlant’ın ona verdiği kanlı bezi ve demir ok başını alıp peşine düşüyor.

Şans veya kaderin cilvesi… bir şekilde buluyor da. Ancak öyle kötü bir şekilde yaralanıyor ki bilinçsizce yatarken, Iseult önce davranıp, tüm silahlarını alıp, başında beklemeye başlıyor.

Ertesi gün uyandığında, Iseult sürpriz bir teklifle geliyor. Safi’yi bulması karşılığında ona parayı geri vereceğini söylüyor. Başta Aeduan dalga geçip ciddiye almasa da “Bakalım ilk kim ihanet edecek?” diyerek anlaşmayı kabul ediyor ve müttefik olmadıklarını, sadece aynı rotada seyahat eden iki yolcu olduklarını söyleyerek kestirip atıyor.

Daha sonra ilk ihanet girişiminin Aeduan’dan gelişi kimseyi şaşırtmaz herhalde?

Ancak bulundukları ormanda Iseult’un peşinde çok fazla tehlikeli adamın olduğunu görünce geri dönüyor ve o sırada kendini kurtarmak için en aptalca yolu seçip buzlu bir nehre dalan Iseult’u ölmeden önce oradan çıkarıyor.

Bu olayın ardından Aeduan bir seçim yapıyor ve ona Corlant’tan bahsediyor. Neden onu yaraladığını ve peşine bir sürü adam taktığını soruyor. Onlardan biri olduğunu da açıklıyor.

Garip bir şekilde birbirlerine sürekli hayat borçlu olduklarını düşünüyorlar. Totalde Iseul’un 3 Aeduan’ın 2 can borcu olduğu söyleniyor. Iseult bu durumu Aeduan’a biraz minnet duyup ödeyeceğine dair söz vererek açıklasa da, Aeduan borçları konusunda sessiz kalmayı seçerek ona nasıl ödeteceğini düşünüyor.

Bu konuşmadan sonra bir nevi gerçek müttefik oluyorlar. En azından artık düşman değiller yani.

Hatta Aeduan’ın sabah rutinini yaptığı ertesi gün Iseult’un farkında olmadan yaptığı meydan okumayla hoş bir antreman sahnesi gerçekleşiyor.

“Ben sana meydan okumadım.” dedi soğukkanlı bir şekilde.

“Çok yakına gelmek pek çok kültürde meydan okuma olarak düşünülür.”

“O zaman öğret bana.”

Kaşlarını kaldırdı.

“Az önce ne yaptıysan, beni öyle sabitleyerek, öğret bana. Böylece aynı hatayı tekrar yapmam.”

“Bunun için  zamanımız yok.” Başını salladı ve büyük bir ihtiyatla arkasını Bağ cadısına döndü. 

Iseult hücum etti. 

Aeduan gülümsedi.

Tabi aynı zamanda sinir bozucu diyaloglar da var. Aeduan’ın kızlara karşı davranışları, ya da sadece Iseult’a, bir ortaokullu gibi. Bedensel tepkilerden bahsetmiyorum. Düşünceleri hep onu aşağılar yönde. Bir kere, Char Perisi olduğunu, kanıtlar gözünün içine girene kadar reddediyor. Sürekli kızın yüzünün sadeliğine değiniyor. Bir keresinde Ay ışığında gözüne güzel göründü diye hemen “karanlıkta gördüğün şeylere güvenme” diyor kendi kendine.

Yani zaten Aeduan gibi birinin aşkla meşkle işi olacağını düşünmüyorum pek. Onun gibi biri derken de kastettiğim, kendisinin kasten kötü olmak istemesi. Geçmişi hakkında doğru dürüst bir şey bilmiyoruz ama 6 yaşlarındayken annesini yangın sebebiyle kaybettiğini babasını uzun süre görmediğini tahmin ediyorum. Babası neden tekrar hayatına girdi, neden  bu kıtayı karıştırmak, birbirine düşürmek istiyor bilemiyorum. Ancak Aeduan görünmek istediğinin yarısı kadar bile kötü değil. Epey zalim ve acımasız ancak onun da şiddette belli sınırları var. Aile babalarına ve çocuklara dokunmuyor mesela.

Evet özel kişi konusuna geliyorum burada

Seyahatleri boyunca arkalarında hep bir düşman oluyor zaten ve Aeduan bunların arasında farklı bir şey hissediyor. Iseult’a beklemesini söyleyip kontrol etmeye gidiyor. Hissettiği şey bir çocuk. Kanı gülsuyu ve yüne sarılı ninniler kokan.

Aeduan 7 adamı öldürüp küçük kızı kurtarıyor ve Iseult’un yanına dönüyor. Iseult çocuğu görünce ne diyeceğini bilemiyor. (Sanırım çocuklarla hiç tecrübesi olmamış.) Owl dedikleri küçük kız da konuşmuyor. Hatta yanyana bulundukları her an Iseult’u görmezden geliyor.

Owl’un ortaya çıkışıyla Aeduan ve Iseult’un yolları ayrılıyor. Safi güneyde ve Owl’un ailesi ise kuzeyde. Aeduan çocuğu bırakamayacağını söylüyor ve Iseult da onunla aynı fikirde.

Bu ayrılık da fazla uzun sürmüyor gerçi. Iseult’un önüne bir sürü korsan çıkıyor ve onların konuşmalarından Owl’un çok özel olduğunu öğreniyor ve çocuğun onların eline düşmemesi gerektiğini Aeduan’a söylemek zorunda hissedip, bir seçim yaparak geri dönüyor.

Daha önce değinmediğim bir şekilde keşfettiği yeni güçlerini kullanarak Aeduan’ı yanarak ölmekten son anda kurtarıyor… Bir ateş cadısının hayat bağlarını koparıp onu bir parçalanmışa dönüştürerek.

Bu müdahalesi Aeduan’ı düşündürüyor ve bir şeyler hatırlatıyor.

Ölü çimen uyanır ateşle,

Ölü toprak uyanır yağmurla. 

O an kalıntılar arasında hissettikleri bir yaşam önceymiş gibiydi. Ancak değildi. Iseult hala aynı kadındı. Onunla dövüşen. Onunla yarışan. 

Onun için geri dönen.

Aslında geri dönüş sebebi Aeduan değil ancak sonuçta hayatını kurtarıyor. Yanmasaydı bile neredeyse göğsüne, omzuna ve kalbine saplanmış onca okla da ölebilirmiş.

Aeduan, Iseult’un ne yapmaya çalıştığını biliyordu. Ve onu durdurması gerektiğini de biliyordu. Şimdi. Daha fazla hayat borçlanmadan önce.

Durdurmadı. Onun yerine bulunduğu sütundan destek almasına izin verdi. Kalbindeki demir oku çekip çıkarmasına izin verdi.

Aeduan kendine geldikten sonra bu sefer de dağ yarasaları saldırmaya başlıyor ve çocuk daha da dağılıyor. Bir noktada Iseult, yarasaların Owl’un kontrolünde olduğunu anlıyor ve tekrar güçten düşen Aeduan’ın elinden tuttuğu gibi onu bulmaya gidiyorlar.

Yine büyük bir omuz omuza dövüşün ardından Owl’u alıp uzaklaşıyorlar.

Aeduan ve Iseult’un ilişkisi hakkında söylemek istediğim çok şey var ancak aralarında henüz hiçbir şey yok. Sadece Aeduan’ın Iseult’tan ayrılmak istemediğini hissettiğimi söyleyebilirim. Owl’u ailesine götürmek için yollarını ayırdıklarındaki bir anlık yüz ifadesi ve Iseult’un, onları manastıra bırakıp gideceğini söylediğinde karşı çıkmadan onaylamasının onu bir anlık da olsa rahatsız etmesi, bu düşüncemi doğrular nitelikte.

 

“Ateş böcekleri.”

“Ne?” Iseult yerinden sıçradı. Bir ürperti kollarında dolaştı.

“Orada.” Aeduan nehrin kıyısında sallandı. “Ateşböcekleri. Marstoklar iyi şans getirdiğine inanır. Öyle duydum. Çocuklar onlarla dilek tutarlar.”

Aeduan’ın sesinde daha aydınlık bir şeyler vardı. Sanki…

“Şaka mı yapıyorsun?” Iseult ayaklarını itti. Su damlacıkları taşa düştü.

“Hayır.”

 

Bence gerçekten de şaka yapıyor ve bu sahnede bir gönderme var. 3 gün öncesi benzer bir diyalog yaşanıyor çünkü. Ancak ne kadar ateşli bir sahne olsa da bu kadar anlamlı olmadığı için değinmedim.

Sonrasında Iseult uzun bir dilek diliyor ve en çok da kim ve ne olduğunu öğrenmek istediğini dile getiriyor. Aeduan’a öylesine dilek dileyip dilemediğini soruyor ve Aeduan onu şaşırtarak başıyla onaylıyor.

“Ne diledin?”

Ellerini esnetti. Ardından omuz silkti. “Eğer gerçekleşirse, belki bir gün sana söylerim.”

Dileğinin ne olduğuna dair hiçbir fikrim ve romantik düşüncelere kapılacak kadar da hayalperest değilim Aeduan’a karşı. Gerçekten romantik bir şeyler en az 4. kitaba kadar olmaz diye düşünüyorum.

Ancak olur da 3. kitapta bir şeyler olursa.. Şaşırtılmak hoşuma gider.

 

Iseult ve Aeduan’ın dışına çıkarsak

Safi de Merik de eski düşmanlardan kendilerine dost ediniyorlar. Her ülkenin kendine göre sorunları var ve bununla cebelleşiyorlar. Birileri kavuşuyor, birileri ayrılıyor ve birileri birbirine hiç kavuşamıyor. Şu an sanıyorum en büyük düşman Ragnor. Korsan Kral. Bunun dışında imparator da büyük bir tehdit ancak Windwitch’te geri plandaydı biraz.

Sonuç olarak ben kitabı epey beğendim. O kadar aksiyon sahnesine rağmen tempo biraz yavaş geliyor insana ama hepi topu kaç günü kapsıyor zaten? 2 hafta demiştim yukarda ancak anlattığım kısımlar (Iseult ve Aeduan kısımları mesela.) Toplasan 3-4 gün içinde yaşanan şeyler. Keşke daha geniş bir zaman anlatılsaydı demedim değil.

Bloodwitch’e de daha 4 aydan fazla var ve ben bunu yine okurum. Kalan spoilerları da orada veririm artık.

Sule

Kararsız karakteri hayatına yansımış, belli bir zevki asla olmayan, her şeyden biraz seven, yeri geldiğinde realist, genellikle sürrealist bir kişilik. Tanıdıkları hayal aleminde yaşadığını söylese de, bir dünyalı parçası.

Yorum yapılmamış

Cevap Bırak

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.