Asil Piçler – Andrew Shvarts (Kitap yorumu)

Konusu;

Kent Hanesi’nden Tilla, Hampstedt Hanesi’nden Miles, Zitochi Klanı’ndan Zell ve seyis yamağı Jax… Hepsi de kendi aileleri tarafından dışlanmış, hor görülmüş birer piç. Ne bir unvanları var ne gelecekleri ne de umutları. Ta ki büyük bir savaş başlatacak bir kumpasa şahit olana dek.

Tilla, Miles, Zell ve Jax, krala başkaldıran ailelerinin elinden kurtardıkları Volaris Prensesi ile birlikte, hem kendi hayatları hem de bütün bir ülkenin geleceği için zorlu bir yolculuğa çıkarlar. Savaşı önlemek için ülkeyi bir uçtan diğerine katedip krallığı uyarmaları gerekmektedir ama eli kanlı Zitochi askerleri peşlerindeyken bu hiç de kolay değildir. Üstelik kendi aileleri tarafından başlarına bir de ödül konmuştur. Aileleri iktidar mücadelesi için bütün bir ülkeyi savaşın eşiğine getirirken hayatları boyunca bir kenara itilip görmezden gelinmiş bu Asil Piçler artık barış için tek umuttur.

 

İçeriğe girmeden önce, kitabın yazarının erkek olması, bir kızın bakış açısından yazması… ne bileyim?  Biraz olmamış. Yani, tamam. Tilla hanım hanımcık bir kız değildi ancak yine de bir erkeğin yazdığı belli oluyordu. Kendi adıma ben öyle hissettim işte.

Neyse. Kitap seyis olan abisiyle Tilla’nın konuşmasıyla başlıyor. Neden abisi seyis? Çünkü Tilla’nın annesi bir hizmetçi. Ancak ölmüş. Jax da Tilla da annesiz. Yani Tilla’nın asil üvey annesi ve bir kaç asil  kız kardeşi daha var aslında ama bu gereksiz bir ayrıntı sayılır. Tilla abisine belli etmese de babasının sunduğu kısıtlı ayrıcalıkları seviyor ve daha fazlasını istiyor. Üvey kardeşleriyle aynı muameleyi görmek bildiğin prenses gibi olmak istiyor ancak maalesef gayrimeşru. (Diğer kelimeyi sevmiyorum ben ya. Veled-i zina da hiç hoş değil.) Onun gibi konu da da bahsedildiği gibi yüksek zümreden, elit insanların gayrimeşru çocuklarının da bulunduğu lüks bir davet düzenliyor Tilla’nın babası. Bu davete kralın kardeşi ve kızı katılıyor. Ancak Tilla’nın babasını çok hain planları var. O gece Kralın kardeşini çocukların gözü önünde -sözde gizli olması gereken bir şekilde- canice öldürüyor. Bu grup olmasa prenses de ölecek. Neyse. Bir şekilde kaçıyorlar.

Daha sonra ebeveynleri başlarına ödül koyuyor.

Ölü ya da diri fark etmez diyorlar.

Kendi ailelerinden kaçarken bir sürü şey yaşıyorlar. (ki bunlara tek tek değinmeyeceğim yoksa okumanın bir anlamı kalmaz)

Beni etkileyen bir kısımdan bahsetmek istiyorum son olarak.

Babası Tilla ile yüzleştiğinde sırf ona meydan okuduğu için, ona zorluk çıkardığı için onunla gurur duyduğunu söylüyor.

Sen kızının başına ödül koymuşsun, ölü diri fark etmez demişsin, sen nasıl babasın?  Hayır yani bir de üvey ana getirmeden önceki yakınlıklarından bahseden bir kısım var, diyor biliyorsun bunu ben istemedim onun kısır olduğunu sanıyordum, anneni seviyordum seni hala seviyorum diyor.

Bu nasıl evlat sevgisi be abi?

Ya zaten sen sırf çalışanın diye evli kadını kendine metres edindirecek kadar alçak bir insansın ben sana daha ne diyeyim?

Yani kadın özgür iradesiyle mi Tilla’yı dünyaya getirdi bilemiyorum ancak… Neyse kitap güzeldi de ben babanın şerefsizliğine takıldım. Ha sadece o mu şerefsiz? Hayır canım diğer 2sinin ailesi de berbat.

Zell baya şeker bişeydi ama. Miles’ı pek sevmedim. Prenses de fena değildi. Jax…

Jax…

Daha fazla konuşmak istemiyorum.

Sule

Kararsız karakteri hayatına yansımış, belli bir zevki asla olmayan, her şeyden biraz seven, yeri geldiğinde realist, genellikle sürrealist bir kişilik. Tanıdıkları hayal aleminde yaşadığını söylese de, bir dünyalı parçası.

Yorum yapılmamış

Cevap Bırak

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.